8 Eylül 2019 Pazar

Run Fire Salt Lake 2019.. Sonsuzluğa Koşarmışçasına..

Koşu sevenler için yaz dönemleri genelde sıkıcı geçer. Mayıs bittikten sonra Eylül ortasına kadar yarış sayısı azaldığı için genelde tatil ve antrenman odaklı oluyoruz. Bu sene de yaz ayları bu kadar boş kalınca farklı bir şey yapmak istedik. Yazın ortasında, sıcağın altında amacı 30 derecede koşmak olan bir yarış. Uzunetap'ın düzenlediği Tuz Gölü'nün mükemmel tuz zemininin üzerinde koşulan "Run Fire Salt Lake".


Her yarışın tadı, tarzı, hazırlığı ve heyecanı farklı oluyor. Bu yarışın ise bambaşka oldu. 10k-20k-40k-80k ve 100 mil (160k) parkurlarında koşulan bu yarışta ben itidalli davranarak 20k koşmayı seçtim. Burdan o kadar yolu 10km için gitmek mantıklı gelmedi ama 40 ve üzeri bir yarış için de hazır olduğumu söyleyemem henüz. Bir de hava ve zemin şartlarını düşününce cesaret edemedim. 80 ve 160 için hala aynı duygularda olsam da 20k da bugün için düşününce yetmedi sanki bana :)




Artık yol koşuları ve dağlarda, ormanda koşulan patika koşuları hayatımızın birer parçası olsa da Türkiye'nin ikinci büyük gölü olan Tuz Gölü'nün adı gibi tuz olan bembeyaz ve sonsuzluğu andıran zemininde koşma fikri oldukça heyecan verici idi. Hele ki geçen sene koşanların fotoğraflarını gördükçe insanın heyecanı iki katına çıkıyor. Bambaşka bir tecrübe ve hatıralar olacak tabi ki hayatımızda. Hazırlıklarımı da buna göre yaptım.




İzmir'de koştuğum Wings for Life sonrası verdiğim ramazan arası bana iyi gelmişti. Kendimi ve vücudumu dinlemek için güzel bir meditasyon benim için. Ramazan sonrası ise yavaş yavaş koşulara başladım. Genelde yol koşularına hazırlanırken hız ilk odağım olur. Bu sefer ise tamamen farklı bir strateji oluşturdum. Dayanıklılık ilk hedefimdi. Ne olursa olsun 20 km koşacaktım ve 30 derece sıcaklık bir yana hiç bilmediğim bir zeminde koşacaktım. Başıma neler geleceğini bilmediğim için buna göre hazırlanmalıydım.




Temmuz 15'e kadar neredeyse tüm koşularımı 25 derece ortalama sıcaklık ve yüksek nemde yaptım. Özellikle haftaiçi iş çıkışı Caddebostan bu konuda güzel bir olanak sunuyor bana. Yaklaşık 26 derece ve yüksek sıcaklık 8-10 km koşular ilk etapta çok faydalı oldu. Sonra da çıktığımız bir Çanakkale-Bozcaada tatili oldu. Burda sağolsun Cem hocam ve diğer arkadaşlarla yine sıcak havada 21 ve 15 km lik iki güzel antrenman yaptık. Haftasonu orman uzunları ise cabası oldu. 


Artık mental olarak da koşuya hazırdık ki son 1 hafta kala uzunetap mesajı ile sarsıldık. Yaz ortası meydana gelen uzun ve şiddetli yağışlar neticesinde o tarihlerde kuru olması gereken gölün koşacağımız kısımları resmen göl olmuş. Yarışın önce ileri bir tarihe daha sonra ise 31 Ağustos'a ertelendiği haberi geldi. Yaz mevsimi tamamen bomboş kalmıştı. O zaman hazırlık süresini uzatacaktık artık.



İmdadımıza kurban bayramı yetişti. Adım Adım Florya grubundan arkadaşlarımızla bayramı Kerpe'de hem tatil hem de bir spor kampına çevirerek güzel bir antrenman dönemi geçirdik. 3 gün boyunca arka arkaya 21-15-13 km koşarak toplamda 4 günlük tatili nerdeyse 50 km civarında koşarak bitirdim. Hava sıcaklığını ve koştuğumuz irtifayı da katarsak oldukça verimli bir kamp sona ermiş oldu. Daha sonra dönüşte ise Columbia Montrail grubu ile çıktığımız iki antrenman ve Ayvad bendinde koştuğumuz 20km ile yarışa hazırdık. Ağustos ayını 200km ile bitirmek için geriye kalan tek şey yarışı sağlıklı bir şekilde bitirmekti :)



30 Ağustos sabahı 2 araba yola çıktık İstanbul'dan. İlk hedefimiz Tuz gölü idi. Dönüşte ise Anıtkabir'e uğrayıp Ata'mızı ziyaret edip bayramını kutlayacaktık. Kocaeli'de İzmir Marşıyla Cem hocamızı otobanda bırakıyorduk ki geri toplayıp yola koyulduk tekrar. Yaklaşık 8-9 saatlik bir yolculuğun ardından Tuz Gölüne ve yarış alanına ulaştık. Çadır alanında yer kalmadığı için en doğru kararı verdik ve kampımızı gölün kenarına attık. Önümüze başka çadır gelmediği için sabah direk uçsuz bucaksız göl manzarası ile uyanmak ayrı bir keyif oldu tabi ki.




Çadırları kurup hemen yemek yemek için yarış alanına geçtik. Önce kitlerimizi aldık. Yarış kitinde göğüs numaramız, tshirt, bepanthol seti, kit çantası, redbull ve bileklik mevcut idi. Bileklikle gidip makarna partisine katıldık. Yolculuk o kadar yormuş ve acıktırmış ki 3 tabak makarna ve tavuk but yedim :) Ertesi güne karbonhidrat tabi ki aynı zamanda. O sırada 100 mil koşucuları da start aldı. Ve arkasından da güneş battı. Beklediğimiz gibi hava karardıktan sonra hava sıcaklığı 15 dereceye kadar düştü ve rüzgar çıktı. Çadır önünde oturup keyifli sohbet etsek de sabah koşacağımızı düşünüp daha uzun bir muhabbeti yarın akşama bırakıyoruz. 




Sabah güneş 6:15te doğuyor. Ben zaten gece heyecandan yarım yamalak uyuduğum için erkenden uyanıyorum. Hazırlıklarım tamam. Bu yarış için hazırladığım kıyafetlere gelirsek zeminin tuz ve balçık olabileceğini tahmin ederek eski Nike ayakkabılarım ile geldim. Yeni ayakkabılarımdan birini buraya feda etmeyi göze alamadım. Yine Nike kırmızı kolsuz atletim, Under Armour koşu şortum ve kırmızı şapkam, Kalenji trail çantam, uzun kırmızı çoraplarım, Garmin Fenix 3 saatim ve kırmızı koşu gözlüklerim diğer ekipmanımdı. Sırtımda 1lt ve ön cebimde ise 250 ml su kabım da hazırdı. Artık fotoğraf çekilip starta doğru geçme zamanı geldi. 




Herkes çadırından çıkıp hazırlanıp geldiği için çok da güzel ve keyifli bir ortam var gerçekten. Tuvalet sırasından, çadırlara, kahvaltıya kadar herkes arkadaşımız sayılır. Bu ortamda da artık yarış başlamak üzere. Heyecan dorukta. Sinem 10 km koşacak ve muhtemelen de benden önce bitirecek yarışı. Cem abi, Utku, Selma, Dilara ve ben 20 km koşuyoruz. Dilek, Yasemin ve Emre de 10 km koşacaklar. İzmir'den Murat da geldi ama şanssızlık koşamıyor. Yine de destek için finishte olacak. Hadi herkese başarılar deyip veriyoruz startı.




En kalabalık start bizimki oluyor çünkü 10 ve 20km beraber çıkıyoruz. Yarıştan önceki hedefim 6 pace falan koşarım 2 saatte bitiririm şeklinde. Ne zaman hedefi böyle koymuş da koşmuşum ki ben. Yarış başladı ilk 2-3 km Utku ile beraber çıktık. Cem abi klasik aldı başını gitti :) Biz 5:30 tempoda devam ediyoruz ama içim kıpır kıpır. Yine de havaya ve zemine alışana kadar devam ettim. Utku'nun da hızlanmaya niyeti yok gibi ben biraz öne çıktım. Mesafe arttıkça zemin bozulur mu diye düşündükçe daha da güzelleşti ortam. Kalabalık dağıldı. Ben de hızlanmaya devam ettim. 5:00 pace ortalamada sabitledim kendimi öyle devam ettim. 5.km de 10k ların dönüşünü de geçince parkur iyice rahatladı. 




Tuza bastıkça "kırt kırt" sesleri duyarak koşmaya devam ettim 10.km ye kadar. Susamasam bile sürekli su içerek kendimi zinde tutmaya çalıştım. Yarıştan yarım saat önce elektrolitli bir jel yemiştim. Bir de kafeinli yanıma almıştım ihtiyaç halinde kullanırım diye. 10.km ye o kadar diri geldim ki hiç gerek kalmadı. Kontrol noktasına girdiğimde de hiç vakit kaybetmedim. Biraz limon-tuz takviyesi aldım. Ufak su kabımdaki suyu tazeleyip tekrar yola koyuldum. 10-15.km arası kendimi efsane iyi hissettim. O kadar diri ve rahat koşuyordum ki yaptığımız o orman antrenmanları, uzunlar ve sıcak hava koşularımın ne kadar faydalı olduğunu daha iyi anlıyordum. 




Manzara o kadar güzel ki hiç bitmeyen bir beyazlık var önümüze. İleride kontrol noktasını görüyorsun ama bir türlü ulaşamıyorsun :) Yol yok, sanki bir boşluk içinde özgürce koşuyormuşsun hissi. Tuzun üzerinde geçirdiğim o dakikaların bana verdiği coşku ve huzuru anlatabilmem mümkün değil. Koştukça yol uzasın istedim. Keşke 40km mi koşsaydım diye düşündüm. Sonra kendime geldim hemen ama sanki 25 yada 30km olsaymış yarış hiç de şikayet etmezdim aslında. 




Artık son 5km ye girdim. Sinem muhtemelen bitirmiş olmalıydı. Telefonum yanımda olduğu için onu aradım. 30 Ağustos olduğu için Türk bayrağımı getirmiştim ama çadırda unuttuğumu farkettim. Hem de Sinem'le bir yarışta beraber finish yapmak için daha güzel fırsat olamazdı. O bayrağı alıp beni finishten 300-400 metre önce beklemeye başlamıştı. 18.km de Murata haber verdim. Bekliyorsa kamerayı hazırlasın diye. Bu yarışın sonu zaten çok güzel olacaktı her haliyle. Tempom da o kadar iyiydi ki hiç yorulmadım bile nerdeyse. Artık sonlara yaklaşmıştım. Start alanı gözüküyor ama ulaşılamıyor gibi duruyordu. Şikayetçi olduğumu söyleyemem ayaklarım gittiği sürece.




Sinem beni karşıladı son metrelerde bayrağımızı açtık ve coşkulu bir şekilde girdik son düzlüğe. Çok mutlu hissettim kendimi o saniyelerde. O sıcakta o zeminde 20km göz açıp kapayıncaya kadar bitmişti. İlk 3 km si temkinli gittiğim yarışı 1:44:08 ile bitirdim. Çalışmak çok önemli. Hazır olmak. Kuvvetli olmak. Spor yapmaktan, sporcu olmaktan aldığım keyfi ne kadar anlatsam yetersiz kalır. 




Yarış sonrası nefesi toplayıp önce ayak masajı sonra da bacak kaslarıma masaj yaptırmaya gittim. Sonra sıvı ve meyve takviyesi alıp klasik fotoğraflarımı çektirdim. Sonra da yemeğimi yeyip dinlendikten sonra hakettiğimi düşünerek 3 tane bira içtim :) Uzun zamandır alkole verdiğim aranın ve alkol miktarını azaltmanın faydalarını da gördüğüm için hayatımın kalanında da bu şekilde davranmaya devam edeceğim sanırım. 




Biraz organizasyondan bahsedelim. Sanırım erteleme biraz planları bozmuş. Ben maliyet kısmak için biraz eksik buldum. Özellikle tuvalet ve duşlar oldukça yetersizdi. Bu konuda ciddi anlamda sıkıntı yaşadık ekip olarak. İkramlar, makarna partisi, yarış sonrası verilen yemek ise başarılıydı bence. Tshirt tasarımı çok başarılıydı ancak daha kaliteli bir kumaşa yapılabilirdi. Çok daha güzel olurdu. Madalya gayet güzeldi bence. Beğendim. Rüzgar olduğu için fazla toz vardı ama bunu organizasyona mal edemeyiz. Toz yüzünden yarış sonrası çok kişi çadırını toplayıp döndü. Pazar sabahı neredeyse sadece biz kalmıştık. 




Cuma akşamı geldiğimizde gün batımı çok efsaneydi ancak çadırdı yemekti derken hava erken karardı. Dolayısıyla tadını çıkaramamıştık. Yarış sonrası ise gün batımına yakın gölün ortasına kadar yürüdük. Belki de gün batımında ülkemizin en efsane yerlerinden biri olan Tuz Gölü tüm cömertliği ile bizi selamlıyordu. Hayatımda daha güzel bir gün batımı yaşamadım dersem yeridir. Yeteri kadar hazırlık yapmadan gittiğimiz için biraz hayıflandık bile. Sırf bu manzara bile buraya tekrar gelmek için başlı başına bir bahane zaten..




Gece hepimiz bayılmıştık zaten gündüz yarış,güneş, rüzgar derken çarpılmışız baya. Biraz şarap içip sabah erken yola çıkmak üzere çadırlara geçtik. Sabah da erkenden kalkıp çadırları topladık ve saat 9:00 olmadan yola çıktık. Hedefimiz kahvaltı edip bir an önce Anıtkabir'e gitmekti. Gölbaşı'nda Verçenik adlı bir Karadeniz kahvaltıcısında güzel bir kahvaltı ettik. Gerçekten çok lezzetliydi. Seneye gidecek olursanız gidişte yada dönüşte tavsiye ederim. 




Ve Anıtkabir'deyiz. 2 sene önce 23 Nisan'da gelmiş ama çok az kalabilmiştim. Her gördüğümde tüylerim diken diken oluyor. Sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısı olup Ata'mızın övgüsüne mazhar olabiliyor muyuz bilmiyorum ama O'nun izinden gidip Cumhuriyet'in bekçisi olma sözümüz var. Umarım tutabiliyoruzdur. Bu gurur dolu dakikalardan sonra müzeyi de geziyoruz. Artık dönüş vakti. 




İstanbul'a yaklaştıkça trafik fena ama gece 11 de de olsa eve dönüyoruz. Çok güzel çok keyifli unutulmaz anılardan biri daha geride kaldı. Sırada yeni hikayeler var. İlki Eylül sonu Çeşme'de. 1500 metre yüzüyorum bir de. Bekleyin beni :)

1 Mayıs 2019 Çarşamba

İznik Ultra 2019.. Tadı Damağımda Kaldı..

Koşu hayatıma başladığım günden beri o kadar çok şey denedim ki. Önce kısa mesafeleri denedim, sonra orta mesafeleri. Sakatlandım, sakatlıktan dönmeyi denedim. Hızlanmak için kuvvetlenmeyi ve ıntervalleri denedim. Soğuk havada koşmayı da denedim, sıcakta koşmayı da. Asfaltta koşmayı da sevdim ama ormanda koşmak da bir o kadar keyif verdi. Bu deneyimlerim beni hep bir adım ileriye götürdü bu sporda.



Bu hafta bambaşka bir tecrübeye doğru yola çıkıyoruz İstanbul'dan. Daha önce Geyik Koşularına defalarca katılmış patika deneyimini yaşamıştım. Genellikle 4km parkurunu koşsam da son defasında 14km parkurunda yarışa katılmış ve hedeflediğim dereceye yakın bir sonuç elde etmiştim. Adidas Runners ve Adım Adım ekibiyle de ormanda yükseklik kazanımı olan patika antrenmanları yapmıştık. Ama bu sefer farklıydı..



Bu yazıda size ilk defa deneyimlediğim ve hayatta beni en çok mutlu eden tecrübelerimden birini aktaracağım: İznik Ultra Maratonu. En başta yarışa katılmaya karar verdiğimizde benim niyetim kendimi zorlamadan 20 km parkurunda yarışmaktı. Kayıt aşamasında gerek şirketten arkadaşım olan Erhan olsun gerekse İznik Ultra'nın organizatörlerinden Murat olsun bu kararın gereksizliğini anlatıp "madem koşacaksın 35 koş" gazıyla beni ikna etmeyi başardılar. 



Bu sene dizime doğru tedaviyi uygulamam ve sonuç almamla birlikte hem antrenman hem de yarış programı olarak yoğun bir sezon geçirdim. Ocak ayında Uğur Mumcu koşusuyla başlayan sürecin son halkası ise İznik olacaktı. Açıkçası yol koşuları için ne kadar antrenmanlı olsam da 1100 metre yükselik kazanımı olan ve toplamda 37 km sürecek bir yarış için bunun yeterli olamayacağı çok bariz ortadaydı. 



Bu sezon özellikle yarı maraton için yaptığım idmanları bir kenara koyarsak bu yarış için idman sayılabilecek sadece iki koşu yapmıştım. Birisi yukarıda yazdığım 14 km Geyik Koşusu, diğeri ise Berlin'den bir hafta önce Florya ormanında koştuğumuz 18km ve 400 metre kazanımı olan antrenman koşusuydu. Son haftaya girilirken ise haftasonu Bodrum'da idik ve antrenman yapmak için çok fırsatım olmayacak gibi duruyordu. Ancak Cumartesi öğleden sonra kafamda kendimce bir parkur çizdim ve kalanı doğaçlama bir antrenman yapmak için Pazar sabahı otelden çıktım. Yukarıdaki tepeleri hedef alan ve özellikle eğimin yüksek olduğu yerleri gözüme kestirip 400 metre kazanımlı 18km lik bir koşu fırsatı yaratmış oldum kendime. Hafif tempoda yaptığım bu koşu kendime güvenim açısından da çok faydalı oldu.



Normalde benim için önemli olan yarışlardan önce kendime süre hedefi koyarım. Bu yarıştaki hedefim ise öncelikli olarak yarışı bitirebilmekti. Yani çok yüksek tempoya ihtiyacım olmayacaktı. Bu nedenle son antrenmanımı da Caddebostan sahilde 12km 5:30 pace ortalamalı hafif bir koşu ile yaptım. Amacım 10km üzerindeki koşulara vücudu tamamen adapte etmek ve dayanıklılığımı arttırabilmekti. Her ne kadar süre hedefim yok desem de ilk defa koşacağım bu mesafenin cut-off (yarış bitirme) süresi 7:30 saatti ve ben 5:00-5:30 arası bitirebilirsem bunun benim için yeterli olacağını düşünüyordum. 



Bu hazırlıkların ardından Cumartesi yani yarış sabahı İstanbul'dan 5 kişilik bir ekiple yola çıktık. İznik merkeze ulaşmamız yaklaşık 2 saat sürdü. 35km parkuru için başlangıç saati 12:00 ve yarışın başlangıç noktası olan Göllüce'ye servis kalkış saati 10:30 idi. Biz sabah 8:15 gibi İznik'te olduk. Yarıştan önce kitleri almak, son hazırlıkları yapmak için de yeterli süremiz kalmıştı böylece. Ultra Maraton seviyesindeki yarışlarda yanınızda zorunlu malzemelerin ve yeterli yiyecek ile içecek olması çok önemli. Ben yanıma 3 adet jel, bir paket çubuk kraker, 1 lt den biraz fazla su aldım. Yol üzerinde de çeşmeler olduğunu internet sitesinde okumuştum. 



Burada bir paragraf da hava durumuna açalım. Yarış başladıktan sonra da sıkça değineceğim ama bu sene gitmek isteyip gidemediğim, seneye gitmeyi düşündüğüm bütün trail koşular, geçen sene koşulan İznik Ultra Maratonu mükemmel havalarda koşulmuşken hafta boyunca takip ettiğimiz üzere İznik'te hava sabah saatlerinde 6 derece gün içinde ise maksimum 9 derece  ve sağanak yağmurlu gösteriyordu. Bu da parkurun macera dolu ve çamur içinde olacağının göstergesiydi.



Bu şartlarda servisle start noktasına yani Göllüce'ye geldik. Hava soğuk ve rüzgarlıydı ancak yağmur yağmıyordu gittiğimizde. Yaklaşık 160 koşucu köy kahvesine doluştuk ve startı burada beklemeye başladık. En büyük problemimiz de üzerimize yağmurlukları alalım mı, içimize içlikleri giyelim mi gibi hava durumunu ilgilendiren konulardı. Yaklaşık 1 saat sonra başımıza geleceklerden habersiz =)



Saat 12:00 olduğunda artık koşu için hazır ve startın arkasındaydık. İçimde içliğim, üzerimde de sarı yağmurluğum ile başlamaya karar vermiştim. Zaten hava da kapatmış hem rüzgar hem de hafiften yağmur başlamıştı. Süre gibi bir derdim olmadığı için en arkalara geçtim ve arkadan start aldım yarışa. İlk 700-800 metre asfaltta geçtikten sonra sola saptık ve artık trail başlamıştı. Buraya gelmeden önce defalarca kez eğim haritasını incelemiştim. İlk 8-10 km tamamen tırmanıştı ve 1100 metre tırmanışın ilk 800 metresi de 16.km de Derbent kontrol noktasına kadar tırmanılacaktı. 



Yarışın başında daha zinde olduğum için ilk km lerde biraz daha yürü-koş yaparak tırmandım. Daha sonra ise genelde yokuşları yürüyerek tırmanmayı tercih ettim. 6.km de Kirazlıyayla köyü vardı. Oraya kadar yokuşlar baya dik çıktı. Tabi çıktıkça İznik gölü muhteşem manzaralarıyla arkamızda kalmaya başlamıştı. Köye yaklaştıkça rakım 500 metrenin üzerine çıktı. 2.km de sıcak bastı diye yağmurluğu çıkarmıştım. Yükseklik arttıkça sis bulutunun içine girdik, köye geldiğimizde ise artık kar yağmaya başlamıştı. 7-8.km gibi bir çeşme olması lazımdı. O yüzden bol bol su da tüketmeye çalıştım. 



Kirazlıyayla'dan geçerken köyden bir abi ile selamlaştık. Bende ona selam verdikten sonra "buralarda çeşme varmış dayı, aşağıda mı?" diye sordum. Köydeki çeşmenin sıkıntılı olduğunu söyledikten sonra evine davet edip "buyur gel içeride doldurabilirsin" dedi. Türkiye'de özellikle büyük şehirlerde spor yapan insanlar olarak böyle nezaket dolu davranışlara pek alışık değiliz. Zaman kaybetmemek için çok teşekkür ederek yola devam ettim ama çok da mutlu etti bu davranış beni. 



Köyü geçtikten sonra kar devam etti ama biraz eğimi aşağı olan bir patika bulunca bende biraz hızlanıp zaman kazandım burada. Sürekli tırmandığımız için zaman kaybı epey fazla olmuştu ve daha da tırmanacaktık. 8.km ye geldiğimde patika bitmiş tekrar tırmanış başlayacaktı ki çeşmeyi buldum =) Hemen göğsümdeki matarayı doldurdum. Startta yanımıza aldığımız su bakkaldan aldığımız su sonuçta. O rakımda buz gibi ve o kadar lezzetli suyu her zaman içme şansımız olmuyor. 



Çeşmeden sonra da tırmanmaya devam ettim. Hafiften acıkmaya başladığımı hissedince 9.km de ilk jeli aldım. 16.km de ikmal olacağını düşündüğümde de mantıklı olmuştu zaten. Uzunca bir süre önümde koşan 2 kişiyi takip ettim. Sonra 1 kişi daha katıldı bize ve aralıklı da olsa 4 kişi koşmaya devam ettik. Sanırım 10.km falandı grup halinde işaretleri kaybettiğimizi farkettik. Hal böyle olunca işareti son gördüğümüz yere kadar geri döndük. Yaklaşık 400 metre kadar sapmıştık ve bu da bizim için ekstra 800 metre daha koşmak demekti. Tekrar parkura ve ormanın içine daldık. Bu sefer de bizi çamur savaşları bekliyordu.



Parkurun tamamında yağıştan ve yerlerin yumuşak toprak olmasından dolayı çok zorlandık. Ayakkabılarımızın altında sürekli olarak bolca birikmiş çamur ve ağırlıkla koşmak zorunda kaldık ama en çamurlu bölge burasıydı. Burada da yavaşlayınca Utku ve Erhan yetişti bana. Böylece bir araya gelince beraber devam etmeye başladık. Tırmanış bitmiyordu tabi ki. Ayaklarımız ikişer kilo çekiyordur muhtemelen. Kontrol noktasına kadar beraber devam ettik. 



İlk kontrol noktası ve ikram noktası Derbent'teydi. Ben artık yorulmaya ve ciddi anlamda acıkmaya başlamıştım. Parkurdan ziyade çamurun beni en çok zorladığı anlar da bu dakikalar oldu. 800 metre de fazladan koştuğumuzu düşünürsek normaldi de benim için. Bir de bu zorlanma dizimde de uyarı vermeye başlayınca artık dinlenme zamanım da gelmişti. Tam bu sırada Derbent'e girdik ve "Pilav&Ayran 200mt" tabelasını görünce bir anda acaip mutlu oldum. Durmadan devam ettik köy kahvesine kurulan kontrol noktasına girdik. İçeri girdiğimde çorba kazanını sağda görünce içine atlayasım da geldi ama tuttum kendimi =) Benim için tam olması gereken noktadaydı. Yaklaşık 10dk kadar kaldım içerde. Pilav, ayran, çorba, tuz, portakal ve çikolata takviyesi aldıktan sonra devam etmek için tekrar yola çıktım.



Ben içerde fazla kalınca Utku ve Erhan önden çıkmıştı. Bende arkalarından çıktım ve yarışın daha uzun ama görece daha kolay olan kısmı başlamıştı. Köyden çıktıktan sonra Erhan'ı yakaladım ama Utku biraz daha önden devam etmişti. Bir de zamanı ayarlayamadık. 20km yarışı da Derbent'ten başlıyordu ve ben kahveden çıkmadan birkaç dk önce başladığı için kalabalığın da arkasında kaldım. Hal böyle olunca Erhan'la biraz fazla mesai yaparak en azından arkadaki kalabalığı egale etmeye çalıştık. Dinlenince dizim de kendine gelmişti zaten.



Tırmanış biraz daha devam etti ama tepenin arkasından artık İznik'e iniş gözüküyordu. Ben 23-24.km gibi ikinci jeli de aldım. Çıkmadan suyumu da son kez tazelemiş öyle çıkmıştım. Artık iyice yorgunluk da baş göstermeye başladı. Bugüne kadar en uzun koşumun 22km civarı olduğunu düşünürsek bu kadar zor parkurda bu mesafe artık zorlamaya başlamıştı ve daha 13-14 km vardı. Tabi ki pes etmek diye bir şey yoktu ve bu yarış her halükarda bitecekti. Daha zorlu olan ilk bölüm 2:30 saat civarında bitmişti. 10 dk mola ve kalan kısım da 2 saatte biterse 5 saatin altında bitirme şansım da vardı. 



30.km ye kadar inmeye devam ettik. Manzaralar muhteşemdi, İznik tüm güzelliğiyle ayaklarımızın altındaydı. Burdan sonra da düz bir patika vardı. Artık bitmiş durumdaydık. 1-2 km daha yürüme temposunda geçti. Bende artık 5 saatte bitirme planına geri dönmüştüm ama bu hızda gidersek o bile zor gözüküyordu. Bacaklarımda çok derman da kalmamıştı. Bir de yorgunluktan olsa gerek Erhan'la birbirimizi yavaşlatmaya ve karşılıklı olarak olumsuz etkilemeye başladık. 31.km idi ben 3.jeli de almaya karar verdim. Ve ne olduysa o andan sonra oldu. Kendimde biraz güç bulup önden koşmaya başladım. Bir süre sonra da jelin etkisini gördüm sanırım. 33,km gibi Çamdibi köyünde ikinci kontrol noktası vardı.



Köye baya güçlü girdim. Köy halkı da genç yaşlı çocuk demeden sokaktaydı ve inanılmaz bir destek veriyordu. Tam o esnada Selma'nın elinde bir çanla bana doğru koşmaya başladığını gördüm. Sonra benimle beraber koşmaya başladı ve CP'ye beraber girdik. O destek cidden çok önemliydi o an. Kontrol noktasında da bu sene onlar için koştuğumuz sevgili Tohum Otizm Vakfı gönüllüleri vardı. Onlar da meyve ve enerji içeceği desteği verdiler. Bu sefer fazla vakit kaybetmeden aldığım gazla artık son 4km ye girmiştim. 



Köyden çıktıktan sonra zeytinlikler arasında düz bir patikaya girdik ve İznik'e girene kadar da burada devam ettik. Ara ara yavaşlayıp arada hızlanarak son düzlüğe kadar geldim. İznik girişinde İznik'in tarihi kapılarından biri olan Lefke Kapı'dan geçtim ve artık finish düzlüğündeydim. Kendimi çok iyi hissediyordum ve hızlanmaya başladım. 



Yaklaşık 350-400 metre kala Cem abi karşıladı beni beraber koşmaya başladık. Son 250-300 metrede ise Sinem'i görünce artık iyice gaza gelmiştim. Hem video çekiyor hem de yanımda koşuyordu. O gazla biraz daha yüklenince 38.km de ve ne kadar yorgun olduğumu unuttum tabi. Kramp girmeye başladı =) Sonra hep beraber yavaşladık tabi ama son 50 metreye kadar kendimi tutup yine de güçlü bir finish yaptım. Bütün yolun yorgunluğunu son metrelerde avazım çıktığı kadar bağırarak atmaya çalıştım. O çizgiyi geçip hedefine ulaşmak muhteşem bir duygu.



Kimileri için daha normal olabilir ama benim için bu mesafeyi hele bu şartlarda bitirebilmek çok önemliydi. İlk defa tecrübe ettiğiniz bir maceranın içinde bu kadar çok hikaye barındırması tarifi zor bir deneyim. 38km boyunca bir kere bile "neden buradayım" diye düşünmedim. Aklımda hep bitirmek vardı. Bol bol fotoğraf çektim, içinde bulunduğum ortamın keyfini çıkarmaya çalıştım ve tabi ki sonuna kadar çıkardım. En önemlisi kendime 5 saat hedefi koyup 5.01:26 da yarışı bitirebilmek çok değerliydi. 



Bitişin ardından yemeğimi yiyip, fotoğraflarımı çektirdikten sonra otele doğru yola çıktık. Daha doğrusu DSİ'nin İznik'te bulunan misafirhanesi. Merkeze yaklaşık 3 km uzaklıkta. Göl kenarında baya da güzel bir yerdi. İlk niyetimiz çadırda kalmaktı aslında ama sonradan fikir değiştirip otelde kalmanın daha doğru olacağını düşündük. Yerinde bir karar olmuş hava şartlarını düşününce. Ama başka bir zaman kamp yapmak için de kesinlikle gelinebilecek bir yer İznik. 



Birkaç saat uyuyup kendimize geldikten sonra hem yorgunluğu atmak, hem de Sinem'e sürpriz bir doğum günü yapmak için akşam dışarıya çıktık. Yağmura rağmen keyifli bir gece geçirip gece odaya döndüğümde artık pilim tamamen bitmişti. Ertesi gün sabah kahvaltısı ve 5km Tarihi Kent Koşusu izleyip Garanti Yatırım ekibi olarak fotoğraf çekiminin ardından dönüş için yola çıktık. Tabi dönüşte Köfteci Yusuf'a uğramayı ihmal etmedik =)



Benim için özetle harikulade bir deneyim oldu. Sınırlarımı denemek zaten hayatımın bir parçası ama dayanıklılık ve doğa ile mücadele anlamında da bunu başarabilmek özel bir duygu. Doğada olmak, doğayı katediyor olmak, doğanın şartlarında savaşmak kavramları da keşke daha önce yapsaydım listesine dahil oldu. Geçmişle daha fazla vakit kaybetmeden önümüze bakmak ve yeni maceralara atılmak için çok geç değil tabi ki. Umarım bu blogda daha okuyacağınız çok maceralar anlatabilirim.



Bir sonraki macerada görüşmek üzere..




25 Nisan 2019 Perşembe

Berlin Yarı Maratonu 2019.. Tecrübe..

Bir hedefi başarabilmenin ilk şartı onu çok istemek ikinci şartı ise çok çalışmaktır. Bu sene bunu çokça tecrübe ettim. Çok emek koydum ortaya. Sadece parkurla değil sakatlığımla da savaştım, yeri geldi bozulan moralim ve psikolojimle de. Yine de hep yüksekte kaldım bu sene. Hep motive oldum. Genellikle de aldım karşılığını. Ne de olsa emeğimin karşılığıydı..




Berlin'e bu duygularla hazırlandım. Çok da moralli geldim buraya. Barcelona ve Antalya Yarı Maratonları beklediğimden daha iyi atlatılmışken bir de üzerine Akbatı Koşusu 10 km'de 43:02 ile kendi rekorum gelince motivasyonum da tavan yaptı tamamen. Tabi ki hazırlık sürecimi de çok pozitif etkileyen etmenlerdi bunlar. Bunun dışında 35.000 kişinin start aldığı, kayıtların 4 ay önceden kapandığı ve dünyanın belki en hızlı parkurlarından olan Berlin Yarı Maratonu için aslında çok da ekstra motivasyona gerek yoktu zaten.




Belki her yeni yazıda aynı şeyi yazıyorum Berlin bu zamana kadar en iyi hazırlık dönemini geçirdiğim yarı maratonum oldu. Artık sakatlığın etkilerini daha az hissediyor olmam bunda en önemli etken oldu. 1.41:58'le biten Barcelona'nın ardından burada hedefimi 1.39:59 olarak belirledim ve çalışmalarımı da buna göre şekillendirdim. Bu bağlamda da ilk ağırlık verdiğim dizime güvenebilmem için kuvvet antrenmanlarım oldu. Evde yaptığım egzersizleri spor salonunda ağırlık çalışmalarıyla da destekledim. Böylece ilk psikolojik darbeyi sakatlığıma vurmuş oldum.




İkinci olarak da intervallere ağırlık verdim. Yarışa son 3 hafta kala her salı sırasıyla 4*1500 metre 4:30 pace, 6*800 metre 4:15 pace ve 8*400 metre 5:00 pace ile intervaller yaptım. Kendimi zorlayarak hem nabızım hem de hızıma destek vermeye çalıştım. İlk pozitif etkisini Akbatı'da gördüm. Bu daha da hırslandırdı beni tabi ki. 




Son olarak da uzun koşu antrenmanları. Özellikle her haftasonuna minimum 10km olmak üzere bir koşu antrenmanı koymaya çalıştım. Zaten iki haftasonu biri Büyükada biri Akbatı olmak üzere iki yarışım vardı. Biri PB olmak üzere iki güzel antrenman oldu. Bir haftaiçi sabah erken Caddebostan'a gidip yine 10 km bir uzun yaptım. Son haftasonu ise Cem hocamız önderliğinde Florya Atatürk Orman'ında 18km antrenmanımızı yaptık. Uzun koşuların dayanıklılık açısından ne kadar önemli olduğunu en iyi anladığım yarış Berlin oldu. Bundan sonra hazırlanacağım yarışlarda buna çok daha fazla önem vereceğim. 




Bu hazırlıkların ardından artık seyahat günü geldi ve Cumartesi sabahı Berlin'e yola çıktım. İlk defa gittiğim bir şehir olduğu için gitmeden çeşitli yazılar okumuş ve daha önce giden arkadaşlarımdan da tavsiyeler almıştım. Daha önce benim gibi Berlin'e gitmeyip ilk kez gidenler için de birkaç tavsiyem olacak ilerleyen satırlarda. Ben THY ile yolculuk yaptığım için Tegel Havalimanı'na indim. Tegel küçük bir havalimanı ama şehre yakınlığı dolayısı ile burayı tercih ettiğim için doğru karar verdiğimi düşünüyorum. Havalimanından çıktıktan 20dk sonra otele giriş yaptım. Bu çok önemliydi benim için.




Berlin çok düzenli ve toplu taşıma açısından inanılmaz gelişmiş bir şehir. Şehri demir ağlarla örmüşler ve ulaşımın bu kadar düzenli ve her noktaya ulaşımın olduğu az şehir gördüm. 3-4 günlük biletlerde var ancak ben 7 euro olan günlük biletleri kullanmayı tercih ettim. Şehri ABC diye üç farklı çembere almışlar. Bizim gibi turistler için AB bölgeleri yeterli ancak son gün ABC bileti aldım onun da fiyatı 7,70 euro. Tren ve otobüslere binerken herhangi bir bilet kontrolü yapılmıyor. Ama buna güvenip biletsiz seyahat etmeyi düşünmeyin derim. Sık yapılan kontrollere denk gelirseniz 7 euro yerine çok daha büyük bir maliyete katlanmak zorunda kalabilirsiniz.




Otele yerleştikten sonra ilk işim hemen hazırlanıp maraton fuarına gitmek oldu. Otelden yarım saat bir yolculukla fuara geçerken yavaş yavaş şehrin ulaşımını da çözmeye başlamış oldum. Maraton fuarı 'Flughafen Berlin Tempelhof'ta idi. Burası eski bir havaalanı. Fuar alanını da buraya kurmuşlar dışarıya da sosyal alanlar koymuşlardı. Fuar alanı girişinde giriş kartınızla pasaportunuzu karşılaştırıp size bir bileklik takıyorlar. Bu bilekliği ertesi gün yarış alanına girerken de kontrol ediyorlar. Böylece burada arada yaptığımız gibi başkasının çipi ve göğüs numarasıyla koşma şansı neredeyse kalmıyor. İçeri girdikten sonra bayağı vakit geçirdim. Göğüs numaramı ve çipimi aldım. Daha sonra alana kurulan standları gezdikten sonra dışarı çıkıp havaalanı bahçesinde ilk birayı içtim. Normalde yarış öncesi çok adetim olmasa da Almanya'ya gelmişken ve herkes içiyorken bira içmemek olmazdı. 




Adidas Runners üyesi olmanın bu kadar avantajlı olacağını da buraya gelmeden tahmin edemezdim. Barcelona'da "Shake out Run" etkinliğine katılmış ve çok eğlenmiştim. Burada ise fuardan çıktıktan sonra direk olarak Mitte bölgesine geçtim. Adidas Running diye özel bir mağazaları var burada. Adidas Runners da burada stand açmıştı ve gelip üye olduğumu göstererek bende Adidas Runners Berlin bilekliği aldım. Böylece yarın sabah yarış alanına kurulacak olan Adidas Runners çadırından ve ikramlardan yararlanabilecektim. 




Daha sonra Adidas'tan ve İstanbul'dan gelen arkadaşlarımla etrafta yemek yiyebileceğimiz bir yer baktık. Burada size ilk tavsiyemi vereyim. L'osteria adında bir restauranta gittik Mitte bölgesinde. Ben çok aç olmadığım için ilk başta sipariş vermedim sadece içecek aldım. Gelen porsiyonlar o kadar lezzetli ve büyüktü ki sipariş veren kimse bitiremediği için onlardan aldığım dilim pizzalarla tekrardan yemek yememe gerek kalmadı =) Puanı da yüksek olduğu için tercih edebileceğiniz bir mekan olduğunu düşünüyorum. 




Artık yarışın heyecanı yavaş yavaş basmaya başladığı için otele dönüp dinlenmem ve sabaha konsantre olmam gerekiyordu. Bende otele döndüm, bir yarış klasiği olarak kıyafetlerimi hazırlayıp paylaştım. Sabah 5'te uyandığım için ve saat farkından dolayı da 1 saat kazandığım için artık yorgunluk baya hissettirmeye başlamıştı kendisini. Yarıştan bir gün önce şehre geldiğim zaman dinlenme sürecimle ilgili de bir tecrübe oldu bu bana. Odaya daha erken gelmeli ve daha çok dinlenmeliydim. 




Sabah yarıştan yaklaşık 3 saat önce uyandım. Geceden yemeğimi hazırlayıp marketten laktozsuz yoğurt almıştım. İstanbul'dan da toz yulaf getirmiştim. Bu bana yarış sabahları çok iyi gelen bir kahvaltı. Yaklaşık yarım saat sonra da bir adet muz yedim ve yarış öncesi beslenme kısmını tamamlamış oldum. Oteli rezerve ederken start alanına yakın olmasına dikkat ettiğim için otelden çıktım ve yürüyerek yarış alanına doğru yola çıktım. 




Karşılaştırma yapmam gerekirse Amsterdam ve Barcelona'da sadece start noktasının arkasında kalan bölüme girişlerde kontrol oluyor ve oraya geçip startla birlikte yarışa başlıyorsunuz. Berlin'de ise Brandenburg Kapısı'ndan başlayıp nerdeyse Tiegarden'in tamamı sadece yarışçılar için kapatılmıştı. Seyirciler için ayrı bir kısım ayırmışlar ve koşucular dışında hiç kimseyi yarış için kapatılan kısma almıyorlar. Dün taktıkları bileklikleri kontrol ettiler ve yarış için dağıtılan şeffaf poşetler dışında hiç bir çanta ve poşeti de alana sokmadılar. 




Alana girdikten sonra direkt olarak Adidas çadırına gittim. Adidas Runners İstanbul'dan Göker, İlker ve Elif'le birlikte Oltan'la da orada buluştuk. Çantalarımızı oraya teslim ettik. Ufaktan da bir şeyler atıştırdık. Ayrıca Barcelona'da tanıştığım AR Hamburg'tan Birger'le de Berlin'de tekrar karşılaşmak güzel oldu. Bu blog sayesinde tanıdığım yabancı bir kaç arkadaşımla da yazıştık ama kalabalıktan ve yarış heyecanından dolatı tanışma fırsatı bulamadık. Koşmak sadece spor değil hem sosyal olarak hem de yeni ve farklı arkadaşlar edinmek konusunda bana yeni tecrübeler de sunuyor. Bu bakımdan blog yazmak, yurtdışında ve farklı parkurlarda koşuyor olmanın beni etkileyen farklı yönleri olduğunu da eklemeliyim. AR toplu fotoğraf çekiminin ardından kalabalık bir şekilde start alanına doğru yola çıktık. Ben 1.40 ve 1.45 pacerlarını takip ettim start alanına girerken ama onlarla koşmadım. Kafamda bir strateji vardı ve ona göre çıkıp kendi taktiğimle koşacaktım. 


Biraz da ortamdan bahsedeyim size. 35.000 koşucu aynı anda dalgalara ayrılmış şekilde startın arkasındaydık. Almanya'nın en kuzeyindeki şehirlerden biri olan Berlin güneş açmış sabah 16 derece ile bizi selamlıyordu. Start çizgisinden Brandenburg kapısına kadar sadece koşucu doluydu her yer. Hayatımda gördüğüm en etkileyici ortamlardan biriydi benim için. Tamamen bir festival havası hakimdi. Vakit geldi ve pace dalgaları sırayla start almaya başladı. 




Tam istediğim gibi başladım yarışa 4.30 pace altında başlayıp ilk 10km boyunca 4:25 gibi bir pace tutturmayı planlamıştım. Yarışın ikinci yarısında da yorgunluk ve hatta sakatlık dolayısıyla durmam yada yavaşlamam gerekirse kaybettiğim zamanla hedefime ulaşmayı düşünüyordum. Ancak öyle olmadı. İlk talihsizlik daha 2.km ye girerken saatimin GPS'inde başladı. Yanlış ölçüyor ve zamanından önce km geçişi yaptığı için beni çok hızlı gösteriyordu. Bu daha yarışın başında konsantrasyonumu bozdu. Mesafeyi ve hızımı yanlış ölçtüğü için kendimi doğru ayarlayamadım daha yarışın başından. Bu dakikadan sonra artık parkur üzerindeki km uyarılarını takip etmeye başladım. Saat en azından süreyi doğru ölçtüğü için sürekli hesap yapıp hedefe ne kadar yakın yada uzak olduğumu aklımdan hesaplamaya başladım. Allahtan aritmetiğim iyidir de en azından bir işe yaradı =)




İlk 5km barajını 4:30 ortalama ile geçtim. Kendi tempomda saatten dolayı zaten sıkıntı yaşarken diğer tarafta da parkur o kadar kalabalıktı ki özellikle yolun daraldığı yerlerde bazen ciddi olarak yavaşlamak zorunda kaldım. Bu çok büyük bir handikap değil ancak hızımı zaten bilmiyorken bir de ekstra yavaşlayıp hızlanırken, bir çok koşucuyu geçerek zik zak yaparken de fazladan enerji harcadığımı düşünüyorum. Bu yarışta 14.km de jel dağıtıldığını önceden okuduğum için ilk jeli parkuru üçe bölerek 7.km de aldım. Hem de enerjim azalmaya başlamadan kendimi tazelemiş oldum. Az önce yukarıda yazdığım havanın 16 derece ve güneşli olması bir noktadan sonra benim için dezavantaj olmaya başladı. Bugüne kadar en çok sıvı ihtiyacı yaşadığım ve su takviyesi aldığım koşu oldu sanırım. 10.km yi 47:30 la geçtim. Ortalama 4:45 pace yapıyor bu. Eğer aynı tempoyu koruyabilirsem 1.40:00 altında bitirebiliyorum. 




Yarışın ikinci yarısında hem sıcak hem de sürekli ayarlayamadığım tempo beni rahatsız etmeye başladı. Kendimi yorgun ve mutsuz hissetmeye başladım. Tam bu noktada Göker'le yanyana geldik. Onun da desteği ve beni çekmesiyle bir 2-3 km daha tempomu korumayı başardım ama daha fazla kendimi zorlarsam Göker'i de yavaşlatacağımı düşünerek tempomu düşürdüm ve geride kalmayı tercih ettim. Yine de 15.km 1.11:54 le geçilmişti. Kalan 6 km de 28 dk yani 4:30 pace gibi bir ortalamaya ihtiyacım vardı. Bunun artık olmayacağını anlamıştım ve bu noktada 5:00 pace ve 30 dk ile son bölümü geçsem en azından 1:41:58'i geliştirme şansım vardı. Buna konsantre olmaya çalıştım.




Yine de işler özellikle son 4 km hiç istediğim gibi gitmedi. Üzerimdeki yorgunluk ve mutsuzluk hissini üzerimden atamadım. O coşkuya çoğu noktada ayak uyduramadım. Bir şeyler koşmama engel oldu ve bacaklarım gitmedi bir türlü. Hem de dizimdeki sakatlığı, rahatsızlığı ve ağrıyı hiç hissetmediğim bir yarı maratonda! Birkaç kez durma ve yürüme noktasına geldim ama bırakmak bana göre değildi. Yine de 19.km de yürüme temposuna gelmiştim. Burada yanımdan geçen bir kız bana inanılmaz bir destek verdi tekrar koşmam için bir şeyler söyledi ve koşarak uzaklaşmaya devam etti =) O desteğin arkasından tekrar koşmaya başladım ve zaten son km ye girdikten sonra koşmaya gerek yok. O kalabalığın coşkusu zaten sizi finishe kadar götürüyor. Son düzlüğe girdiğimde de sadece şükrettim ve kollarımı açarak güçlü ve coşkulu bir finish yapmak istedim. Çünkü bu şehire ve bu ortama ancak böyle bir son yakışırdı. 




Son 6 km yi 5:27 pace ve toplamda yarışı 1.45:05 ile bitirdim ve en iyi ikinci yarı maraton derecemi elde ettim. Yarış bittiğinde aklımda sadece ortamın keyfini çıkarmak vardı. Biraz nefesimi kontrol altına aldıktan sonra önce madalyamı aldım sonra da yaklaşık 1km boyunca süren ikram masalarında sıraya girmeye başladım. Bol su içtim, enerji içeceği aldım, meyve yedim ve en sonunda Erdinger'in ikramı olan alkolsüz birayı içtim. Çok beğendim ve 1 tane daha içtim =) 





İkram noktalarını bitirdikten sonra finish alanından çıktım ve tekrardan Adidas çadırına doğru yol aldım. Asıl ikramlar burdaymış haberimiz yok =) Sabah yarış heyecanıyla farkedemediğim bir alan hazırlanmış. Buz havuzu, masaj odası, yemek çadırı, içecek dolabı dinlenme alanları derken yaklaşık 1-1,5 saat kadar burada vakit geçirdik. Farkında olmadan baya sıvı(!) tüketmişim. Burda yeterince dinlendiğimi düşündükten sonra çantamı da teslim alıp alandan ayrıldım. Önce madalyamı yazdırdım ama burayı da bulmak için baya yürüdüm. Derecemi yazdırıp madalyama son şeklini verdikten sonra da yarış dolayısıyla kapalı olmayan bölgeleri bularak Tiegarten'i bir kez daha yürüyerek geçtim ve dinlenmek için otele geri döndüm. Dönerken duygularımı paylaşmak için Sinem'i, yarışı anlatmak için Murat'ı, dizimi anlatmak için Gökberk hocamı aradım =) Otele döndükten sonra da dinlenmem ve kendime gelmem birkaç saat sürdü. 



Kendime geldikten sonra biraz çıkıp şehri dolaştım yürüyerek. Daha sonra da Aleksandrplatz bölgesinde Block House diye bir restauranta gittik. Et ve şarap gayet lezzetli ve bence yediğimiz yemeğe göre hesaplıydı. Yemekten sonra da bölgeyi gezerken Murphy's diye bir Irısh Pub bulduk. Canlı müzik vardı ve gayet eğlenceliydi. Öğlen koşan ve orda bulunan turist bir grupla da madalyamla fotoğraf çekildikten sonra artık otele dönme vakti gelmişti. İnanılmaz yorulmuşum. Otele geçtiğim gibi saatimi sabah erken kalkmak için kurdum ve direkt uyudum.




Pazartesi sabahı hava yine muhteşemdi ve kalktığımda kendimi iyi hissediyordum. Hemen kalkıp hazırlandım ve dünkü koşudan sonra bir kez de şehri tek başıma koşmak için recovery koşusuna çıktım. Otelden çıktıktan sonra önce Tiegarten'e doğru indim. Ordan hükümet binasına, Brandenburg kapısına, Sovyet anıtına gittikten sonra tekrar otele dönüp yaklaşık 5 km lik bir koşunun ardından tamamen kendime geldim. Recovery zaten çok önemli ve bunu kendim için çok keyifli bir şekle dönüştürerek yaptım.




Günün kalanında önce Berlin duvarına geçtik ve Almanya bölünmeden önce Berlin'i ikiye ayıran duvarın kalan kısmını gördük. Hava mükemmel olduğu için nehir kenarında bira içip dinlenmek harikaydı. Daha sonra Tv kulesine çıkıp Berlin'e bir de tepeden baktık. Dümdüz bir şehir olduğu için bu kuleden şehrin neredeyse tamamı 360 derece izleniyor. Kuleye çıkmak 16 euro. 




Akşam ise Neukölnn ve Kruezberg bölgelerini gezip birkaç bar dolaşarak bolca bira içerek geceyi bitirdik. Saat 2 den sonra otobüsler oldukça azaldığı için eve dönüşüm biraz maceralı geçti ama severim kaybolarak gezmeyi gece ve soğuk olsa da. Bu arada Berlin'e gittiğinizde size döner yemek için Mustafa Gemüse'yi tavsiye eden olursa tavuk döner yiyeceğinizi bilerek gidin =) 




Son günümüzde ise Berline yaklaşık 1 saat mesafede olan Sachsenhausen Toplama Kampına gittik. Seyahatin en buruk saatlerini burada geçirdim diyebilirim. Hitler döneminin toplama kamplarından birisi olan Sachsenhausen en büyük ikinci toplama kampı imiş. İnsan içeri girdikten sonra hep o zamanları ve neler yaşandığını gözünün önünde yaşıyor neredeyse. Biraz psikoloji bozsa da mutlaka gidip görülmeli diye düşünüyorum. Yaklaşık 2-2,5 saat burayı gezdikten sonra Berlin'e geri döndük. Artık dönüş saati gelmişti ve otele dönüp bavulumu aldıktan sonra havaalanına geçtim ve seyahatimi bitirdim.




Biraz uzun bir yazı oldu ancak bu seyahatten ve yaşadığım yarı maraton tecrübesinden de çok güzel dersler çıkardım. Koşu beni hem karakter hem de mental olarak geliştirmeye devam ediyor. Sırada benim için yepyeni bir macera olan İznik Ultra deneyimim olacak. Orda da anlatacağım çok şey var. Görüşmek üzere =)